yazı edimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yazı edimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

04 Mayıs 2012

“Hiçbir kitap her güçlüğü çözmeyecektir.”



Yolculuk bir yola vurmaktır kendini. (S.14)

Gerçeklik dediğimiz her birimiz için imgelerimizden başka bir şey değildir, bir bakıma. (S.17)

Bir dünyanın betimi bir bakışın da betimidir çünkü. (s.18)

Yazarın sunduğu “kimya”, metindedir. Belli bir kişinin, belli bir anda üretmiş olduğu bir kimyadır bu. Ya okurun okuduğu? Sorun daha da karmaşıklaşıyor bu noktada. Okur da “kendi gözü” diyebileceğimiz bir “almaç”la okumaktadır. Yani kendi imgelerini, imge dizgelerini okumasına uygulamaktadır.  (s.21)

Yeni, elbette, ancak yeni olmayan karşısında vardır; “bilinen”, “görülmüş”, “eski” adlarını da verdiğimiz “yeni olmayan” karşısında… Bilinmedik, görülmedik bir şeydir… (s.38)

Yazı kendini söyler, söylemediğini yok eder. Bir de; ara bir yol olarak, yok ettiklerinin bir bölüğünü sezdirebilir. Sezdirdikleri “var” değildir ama “yok” da değildir. Yazının alacakaranlığı, çok üretici olabilir… (s. 70)

Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz; Metis Edebiyat, 1994








.

15 Nisan 2012

bu bir işaret olmalı

fakat güzel işaret, kabul ediyorum. 




(nedense herkesin İngilizce bildiğini varsaydım, sonra da bu varsayımın farkına vardım, ama çevirecek güç bulamadım kendimde)

21 Şubat 2012

"Yazmak Denen Cehennem"

.
Az evvel kaybettiğim bir kitabımı buldum. 4 yıldır bu okulda okuyorum, kütüphanenin bir kitabını bile kaybetmemiştim, aylardır arıyordum. Az daha utancımdan ölüyordum ki en olmadık yerde buluverdim; havalara uçtum resmen. Bunun üzerine kitaptan bir kısım paylaşmak farz oldu:



Yazmak Denen Cehennem

Yazmayı cehennem olarak gören başka yazarlar var mıdır, bilmiyorum. Malraux yazmanın kahrediciliğine değinerek, ressamların mutlu, yazarlarınsa mutsuz kişiler olduğunu söyler. Örnek olarak da Matisse’le Picasso’yu gösterir. Henry Miller da resim yapmayı “yeniden sevmek” diye tanımlar. Kısacası ikisi de yazmayı, resmin yanında, kahredici bulurlar. Nedenlerini pek açıklamazlar, ama yazmak ediminin ne bela bir şey olduğunda birleşirler. Ben yazmak eylemini cehennem olarak görenlerdenim. Bana bu düşünceyi verense, yazmanın zorluğu, güçlüğü, kahrediciliği değildir. Bunu söylerken ne sözcüklerin, ne dizelerin saçtığı cehennemi, ne de beyaz bir kağıdın yaptığı baskıyı, sıkıntıyı yadsıyorum. Az şey midir sözcüklerin zulmü? Sözcüklerin salt bir nesneyi algılamaları yeter mi? sesleri, kokuları, renkleri, çağrışımları yüklenmeyen bir sözcük nedir ki? Bir dizede yer almaları, o dizenin kendisi olmaları kolay mıdır? Yazının hangi alanında vardır sözcüklerin şiire yaptığı baskılar? Sonra ilk dizenin direnişi, ele gelmezliği, kurumu, despotluğu? Bu acımasızlık, gaddarlık, kaderbilmezlik. Ya bir şiiri bitiren elin çektikleri? Kağıdın, kalemin kıyıcılığı? Sonra bilinçaltının, duyumun o korkunç tankeri beynin, bir uyum adına verdiği savaşlar? Asıl da ak kağıdın saçtığı cehennem?

Bütün bunlar nasıl görülmeyebilir, bir yana atılabilir? Ama bütün uğraşların yazgısı değil midir bu? Hangi iş bunu istemez? Bu değil yazmanın acımasızlığı, kahrediciliği. Cehennem benim için öce bu yeryüzünü yazmak istememden, bunu üstlenmemden geliyor. Hem bunu kimse istemediği halde, bu böyledir. Cehennem dediğim bu işte.

İlhan Berk, Kült Kitap’tan









.