edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Temmuz 2012

Öğrenci Törless'in Bunalımları'ndan

 Musil'in zekâsi Şipal'in yetkin çevirisiyle birleşince, ortaya harika bir kitap çıkmış haliyle. Tavsiye ederim.



Büyümekte olan bir gencin ilk tutkusu, bir kişiye karşı duyacağı sevgi değil herkese karşı duyacağı nefrettir. Kendini anlaşılmamış görmek ve dünyayı anlamamak, bu ilk tutkunun eşliğinde baş gösteren durumlar olmayıp, tutkuya yol açan tesadüfi denemeyecek biricik nedenlerdir. Tutkunun kendisi ise iki kişi olmanın iki kat yalnızlıktan başka bir anlam taşıyamayacağı bir kaçıştır. (s.53)

Ama yine de umutsuzluğa kapılmıyor, her şeye karşın kendimizi sağlam bir zemin üzerindeymişiz gibi güven içinde hissediyoruz. Eğer bu güven duygusu bizde olmasaydı, içimizde olmasaydı aklımızın zavallığı karşısında duyacağımız umutsuzluktan kendi kendimizi öldürmemiz gerekirdi. Bu güven duygusu sürekli eşlik ediyor bize, bizi aykata tutuyor, aklımızı her an küçük bir çocuk gibi koruyucu kollarına alıyor. Bir kez bunun bilincine ulaştıktan sonra, bir ruhun var olduğunu artık yadsıyamayız. Ruhsal yaşamımızı çözümlemeden geçirip aklın yetersizliğini anlar anlamaz, bu ruhun varlığını düpedüz hissederiz. Hissederiz, -anlıyor  musun- çünkü bu his olmadı mı, boş çuvallar gibi yığılır kalırdık. (s.193)

Ölmek yaşam tarzımızın sonundan başka bir şey değildir. Biz bir düşünceden ötekisine, bir duygudan bir sonrakine yaşar gideriz. Çünkü duygu ve düşüncelerimiz bir ırmak gibi durgun akıp gitmez, bizim gönlümüze doğar, taşlar gibi dşarıdan içimize düşerler. Kendini adamakıllı gözlemleyecek olursan, hissedeceksin ki, ruhumuz azar azar geçiş süreçleriyle renk değiştiren bir nesne değildir, düşüncelerimiz tıpkı değişik rakamlar gibi ruhumuzdaki kara bir oyuktan fırlayıp çıkar dışarı. Şimdi kafanda bir düşünce, gönlünde bir duygu vardır; bakarsın, ansızın bir hiçlikten fırlayıp çıkmış bir başkası onun yerini alır. Hatta dikkat edersen iki düşünce arasını kapsaya her şeyin karanlığa gömüldüğü anı sezebilirsin. Bu anın da –bir yol ele geçirildi mi- ölüm demek olduğunu görürsün. (s.200)

… Çünkü düşünceler başlı başına bir konudur. Çokluk rastlantılardan başka şeyler değillerdir; gelir, sonra yine bir iz bırakmadan geçip giderler. (s. 224)


Robert Musil, Öğrenci Törless'in Bunalımları, çev. Kamuran Şipal, Alakarga Sanat Yayınları, 2012




06 Mayıs 2012

"Yani insan bir savaş alanıydı."



Bu aralar dikkatimi çok uzun süre toplayamadığımdan ötürü ancak kısa öyküler okuyabiliyorum.  Hal böyle olunca, çocuk edebiyatından eksiklerimi tamamlamak çok iyi bir fikir gibi geldi. Hasan Ali Toptaş’ın kitabını atlasam elbette olmazdı. Yazarın daha önce Gölgesizler, Uykuların Doğuşu ve Yalnızlıklar’ını okudum. Bu üç kitabı okumayanlara kesinlikle öneririm. Ben bir Gürgen Dalıyım ise “masal işte” diyip geçilmemesi gereken bir kitap. Yazar diğer kitaplarında tutturduğu fantastik, şiirsel dili burada da devam ettiriyor. Kendine has nadir kullanılan sözcüklerini azaltsa da, vazgeçmiyor. Çocuklara yetişkin dünyasının karanlığını yer yer acımasıza yakın bir dille anlatıyor. Kitap, Beşparmak Dağları’nda bir gürgen ağacının kesilme sürecinde yaşadığı korkuları ve sonrasında halen yaşamaya devam ederken neler hissettiğini çocuk saflığıyla dile getiriyor. Aşağıda kitapta altını çizdiğim alıntıları bulabilirsiniz.


Ömrümün iplerini elinde tutan insanoğlundan, uzak bir köy kahvesinde eğri bir sandalye bacağı olmayı bile isteyemezdim.
Ak sakallı dedenin dediğine göre, böyle bir şeyi istesem bile, insanoğlu beni duymazdı zaten.
Sağırdı çünkü o; kokularıma da, yeşilliklerime de, duruşuma da sağırdı.
Sözün özü, insanoğlu benim soyumun dilini çözememişti henüz; kokuca konuşsam da anlamazdı, renkçe konuşsam da… (s.27)


(İ)nsanın zalimliğine ağaçlarla kuşlar, böceklerle otlar, hayvanlarla taşlar değil, ancak insan karşı koyabilirdi.
Dönüp dolaşıp insanda başlıyordu her şey, dönüp dolaşıp insanda bitiyordu.
Gerisi boştu…
Yani insanın karışmadığı her şey bir masaldı… (s.51)


(A)dına savaş denen şey, yeryüzünün herhangi bir noktasında başlayıp herhangi bir noktasında bitmezdi.
Her şey gibi, o da insanda başlayıp insanda biterdi.
Bu yüzden cepheler falanca dağda ya da falanca ovada değildi.
Cepheler, bütün acımasızlıklarıyla insanoğlunun içindeydi.
Toprağı titrete titrere yürüyen tanklar, art arda gümbürdeyen toplar ve durup dinlenmeden kurşun kusan tüfekler insanoğlunun içindeydi.
Hatta, henüz icad edilmemiş silahlar da insanoğlunun içindeydi.
Yani insan bir savaş alanıydı. Ceket, gömlek, pantolon ya da etek giymiş, kravat takmış, tıraş olmuş, kokular sürmüş bir savaş alanı. Gülümseyen bir savaş alanı. Öpen hatta, okşayan, konuşan, susan, çiçekler açıp çiçekler veren bir savaş alanı…
Peki, bir barış bahçesi olamaz mıydı aynı insan?
Şöyle güllerin kuş cıvıltılarına, kuş cıvıltılarının güllere karıştığı, mutlu yüzlerle dolu rengarek bir barış bahçesi? (s.76)

Hasan Ali Toptaş, Ben Bir Gürgen Dalıyım, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2003


04 Mayıs 2012

“Hiçbir kitap her güçlüğü çözmeyecektir.”



Yolculuk bir yola vurmaktır kendini. (S.14)

Gerçeklik dediğimiz her birimiz için imgelerimizden başka bir şey değildir, bir bakıma. (S.17)

Bir dünyanın betimi bir bakışın da betimidir çünkü. (s.18)

Yazarın sunduğu “kimya”, metindedir. Belli bir kişinin, belli bir anda üretmiş olduğu bir kimyadır bu. Ya okurun okuduğu? Sorun daha da karmaşıklaşıyor bu noktada. Okur da “kendi gözü” diyebileceğimiz bir “almaç”la okumaktadır. Yani kendi imgelerini, imge dizgelerini okumasına uygulamaktadır.  (s.21)

Yeni, elbette, ancak yeni olmayan karşısında vardır; “bilinen”, “görülmüş”, “eski” adlarını da verdiğimiz “yeni olmayan” karşısında… Bilinmedik, görülmedik bir şeydir… (s.38)

Yazı kendini söyler, söylemediğini yok eder. Bir de; ara bir yol olarak, yok ettiklerinin bir bölüğünü sezdirebilir. Sezdirdikleri “var” değildir ama “yok” da değildir. Yazının alacakaranlığı, çok üretici olabilir… (s. 70)

Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz; Metis Edebiyat, 1994








.

18 Mart 2012

Karaduygun ve Birhan Keskin








Okuduğum tüm kitaplar hakkında yazamıyorum ne yazık ki, ama yeni çıkmış bir kitap olması hasebiyle hakkında birkaç bir şey karalamak istedim Karaduygun’un. Genelde yeni çıkan kitaplara yetişemiyorum ama bu kitabı çok merak ediyordum. Aziz dostum, güzel insan Melike'yle çok severiz biz Birhan Keskin şiirlerini. Poetikadan yoksun olduğunu söyleyen arkadaşlarım da var, fakat ben onu eksik poetikasıyla seviyorum galiba. Tarzı biraz daha düzyazıya yakın, bu durum  “şiir” için çok büyük bir eksiklik fakat, Keskin’in şiirlerinde kadın ruhundan çok iyi anlayan, yoğun ve çok farklı bir tat var.  

Karaduygun’a dönersek, yazar Sema Kaygusuz kitapta şair Birhan Keskin’i anlatısının kahramanı olarak kullanıyor. Fakat Keskin’in hikâyesi tüm kitaba hâkim olmuş değil. Yazar başkahramanını anlattığı bölümleri Roma rakamlarıyla ayırarak kendine özgü bir iç içelik sistemi geliştirmiş. Kitapta Keskin’in anlatılmadığı bölümlerde anlatıların biraz fantastik olduğunu söylemek yanlış olmaz galiba. Bir şişeyle denize bıraktığı notu bulanlara hediye elbise diken terzi, hiç durmadan bal yiyen çocuk,  tüm yemekleri yediği için evin huzurunu kaçıran kız… Bu anlatılar, “diğer”inin bakış açısından bakmanın ne denli zor, bir o kadar da elzem bir mesele olduğunu gösteriyor. Ötekinin de tıpkı bizim gibi düşündüğünü zannetmek, içinden çıkılması ne de zor bir çelişki.

Yeni kitapları sevmememin sebeplerinden biri, kitapların “başarılı” bir satış grafiği yakalaması için gürültülü reklamlar, tumturaklı sözlerle yazılmış basın bildirileri, para verilip yazdırılmışçasına(ki çok yanlış bir his sayılmaz) his uyandıran kitap eki yazıları. Basın bildirisinde geçen “bir şair ilk defa bir kitabın adlı adınca kahramanı oldu” iddiasını Ömer Türkeş burada çürütmüş zaten. Kitabı okurken de “adlı adınca” kahramanı olsa bile “başlı başınca” olmadığını, farklı bölümlerde farklı örgüler örüldüğünü görüyorsunuz. Beklenti yarattıkları için bu tür iddialı söylemlerden kaçınmak gerek.    

"Değil mi ki bir varlığa değdiğimizde tenimizde izi kalır." gibi incelikli cümleleriyle Kaygusuz’un kendine özgü, klişeden uzak ve şiirsel bir üslubu var. “Genç” yazarlarda en çok aradığım özellik bu benim. Sanki daha önce de okumuşum hissi uyandıran öykünmeci tarzı sevmiyorum. Kitaptaki her kelimenin üzerinde ince ince düşünülmüş; devinimli, akıcı ve yoğun bir üslupla yazılmış.

Ve en sevdiğim Keskin şiiriyle sonlandırıyorum;

Saf Sabır

Ben, birlikte kıyıya sürüklediğimiz kayıktan

saflığımı ve sabrımı aldım tek

kalanları kumsala göm sen de

yaz boyunca

nasılsa her keder eksilir

kendini doldurarak



sardunyalarla konuşarak çoğalttım

aramızdaki ayrılığı

sayarak çoğalttığım günleri tamamladım

kirpiklerimin arasına çektiğim tülde

yağmur durdu ve şimdi kış bitiyor

oysa kimse yokmuş dışarda

içim dışıma vuruyor



sardunyalara su vermekle unutamadığımız

şeymiş aşk:

alnından bir günaydın gibi düşürdüğüm sabah,

sağ yanımda unuttuğun keder.


16 Mart 2012

Tomris Uyar'ın günlükleri

Bugün çoook sevdiğim Tomris'im Uyar'ımın doğum günüymüş. Aşağıda kendisinin günlüklerinden not aldığım alıntıları bulabilirsiniz.



Gündökümü, Bir Uyumsuzun Notları, 1975-1980, Can Yayınları , 1989

Bir yazar, işinin başına otururken, kalemi de eline ilk alıyormuş gibi bir acemiliğe kapılmıyorsa neden yazmak istesin? Bir daha hiç yazamayacağı korkusunu her keresinde duymuyorsa, yazma coşkusunu hiç tadamamış demektir. Kendi adını basılı görmeyi yazdığının kanıtı sayıyordur yalnızca. (s.7)

Akıllı kadın dostlar daha güç bulunuyor. Akıllı kadınların çoğu saldırgan ve kılçıklı nedense. Güzel başlayan, içtenlikle sürdürülen ilişkilerde yaya bırakabiliyorlar sizi. Erkeklerle daha kolay dostluk kurmam bu yüzden sanırım. Kendi adıma söyleyeyim: erkek olduğunu yadsıyan bir erkek arkadaşım olmadı. Geldiğimiz ayrı dünyaların sınırında kısa bir süre için bile olsa ortaklaşa bir dünya kurabilirdik. O dünyaya kendi özümüzden kattığımız parçaların bir daha değişmeyeceğini bilerek, boyuna zenginleşerek. (s32)

Bir ara-yol olmalı mutlaka, mutlu bir yol. (s 36)


Polis romanlar ile korku hikâyeleri, olağan yaşamanın, günlük akışın dışında varsayıldıkları için çekici geliyorlar okurlara; “şiddet olayları”yla dolu olsalar bile dinlendiriyorlar, çünkü olağan’ın dışında geçebilen ayrıcalıkları, “hak”ları var. (s.51)

Simetri güvenli bir sığınak aramaktan başka nedir? Sağda ne varsa, solda da vardır, bilirsiniz, şaşırmazsınz.(s55)

Uykunuz kaçtı mı kültürünüz artıyor. s.68

Her şey ne büyük bir hızla yaygınlaşıyor, öyle ki yaygınlaştığında yozlaşma sürecine girmiş oluyor, kendiliğinden. s.83

Günümüzde yazarın, sıradan bir yurttaştan daha alçakgönüllü, daha yalın ve çalışkan olması gerektiğinie inanırım çünkü. s.103

Ahlaklı olmak, ahlalı savunmak kolay da, ahlakla uğraşmayı iş edinmek güç. s.106

Müziksiz bir edeyat düşünülemeyeceği gibi, edebiyatsız bir müzikten de söz edilemez. s. 112

Erdem mi bilmem, doğuştan verici olmak (kanım bile 0 rh pozitif)… bence de öyledir: “Bir kerecik esirgeyebilen, hiçbir şey vermemiş sayılır.” s. 165.

Kafanız dinlenmeye alışık değilse, hiçbir yerde dinlenmiyor.   s. 184

Edebiyat, bütünüyle geçmişimizdir, kendi yaşamadığımız anılarımızla da geçmişimizdir. Bir vasiyettir bize. Ya da geriye doğru verdiğimiz bir namus sözü.

Derken kararımı verdim, tedirginliğim geçti; piyasa yazarlarını çevirmeyeceğim. Okuma hızıyla çarçabuk çevirsem de, karşılığında kendi kitaplarıma ödenen ücretin en aşağı on katını alsam da. Vasiyet böyle gerektiriyor. Kaldrırıp attım önerilen çeviriyi. (s.271)  (Burası bende aydınlanmalar yaşatan Tomris paragraflarındandır!!)



ve


  
Günlerin Tortusu'ndan (1980-1984)


Romanı edebiyattan ayrılabilir öğelerle (sürükleyici olaylarla, ilginç kişilerle, doğru bildirilerle) bir süre koşturabilirsiniz, ama öykü çok sıkı bir öz denetim istiyor; bir fazla, hepsini silip götürüyor.

Şarlatanlar Dönemi adlı yapıtında şöyle diyor Lillan Hellman: “Amerika’da yanılgıları anmak sağlıksızlık sayılır; yanılgıları düşünmek kuruntuluktur; yanılgılar üstüne kafa yormaksa zırdelilik.”
Zırdeliliği alıyorum, üstü kalabilir.

İletişim engellerinin başında evrensel beylik kalıplar, inançlar geliyor. Sözgelimi kadın sevecendir, erkek yiğit; kadın edilgendir, erkek etkin; kadın yaşamı götüren, sürdürendir, erkekse yaşamı yapan. Burada bir ayraç açarak sözcüklere dişil ve eril tanımlar (article) yakıştıran batı dillerininden örnekler verebiliriz. Batı dillerinde sabır, erdem, süreklilik, direnç gibi uzun vadeli kavramların dişil tanımlarla anıldığını görüyoruz. (Bu arada kişilik zaafı, oynaklık, döneklik imleyen sözcüklerin de!) ataklık, girişkenlik imgeleyen sözcüklerin çoğuysa eril tanımlarla kullanılıyor. Hazır bu ayracı açmışken edebiyat türlerinin tanımlarını da unutmayalım. Roman'dan başlayalım. Almancası: der Roman, Fransızcası le Roman, İtalyancası il Romanzo ama İspanyolcada la Novella ve la Ficcion’le bir dişilik yükleniyor roman. Öykü Almancada die Gecishte, Fransızcada dişil l’historise İtalyacada la Novella’yken İspanyolcada la Narracion ile el Cuento arasında bocalıyor. Bu bocalamada öyküleme ve anlatı sanatlarının doğuş biçiminin payı büyük olsa gerek. Şiir batı dillerinde dişil bir sözcük, yalnız Almancada cinsiyetsiz: das Gedicht. Bu tanımlar, halkların bu türlerden beklentilerinin ipuçlarını verdiği için dilbilimcileri olduğu kadar toplumbilimcileri de ilgilendirse gerek.















31 Ocak 2012

Sisifos

"Tercüme ya soluk bir fotoğraf, diyor kitap, yahut sadakatsiz ama renkli ve canlı bir taklit. Tercüme bir yaratış bence… şiir gibi, deneme gibi ama onlardan çok daha güç. Edebiyatçılar, hiç olmazsa on büyük şair, on büyük tiyatro yazarı üzerinde anlaşabilirler, hangimiz on büyük mütercim sayabiliriz?*

Evet, tercüme sanatların en gücü: Başka bir iklimde, başka bir çağda doğan düşüncenin kendi toprağımızda dirilmesi. Yalnız düşüncenin mi? Tercümede lafza teslimiyet ihanetlerin en büyüğü.



Chateaubriand, Milton tercümesi üzerinde otuz beş yıl çalışmış, yine de başarılı sayılmıyor tercümesi. İbret alalım.

Voltaire mütercimi uşağa benzetir, kendini efendisinin yerine koyan uşağa. Yanlış. Üstat, mütercimle tercümanı karıştırıyor**. Mütercim mutlak’ı arayan bir çılgın, “felsefe taşı”nı bulmaya çalışan bir simyagerdir, bir Sisifos’tur belki, haber taşıyıcısı değildir.

Rivarol için bir üslup temrinidir tercüme, en büyük faydası insana kendi dilinin imkânlarını*** tanırmasıdır. Belki doğru, ama hakikatin bütünün kucaklamıyor bu hüküm. Tercüme bir fetihtir, yalnız dili değil, düşünce ve hassasiyetin girift dünyasını da zenginleştiren bir fetih.”

Cemil Meriç, Bu Ülke’den


*Bu noktada biraz itiraz edebilirim. Kamuran Şipal diyince gözü parlamayan Kafka, Hesse okuruna rastlamadım henüz. Ama tabii, herkesin ilk onu değişebilir.
**Eski Türkçede mütercim yazılı, tercüman sözlü çevirmen için kullanılır.
***Burada da aklımıza Goethe gelir: “İnsan yabancı dil öğrenmeden kendi dilini öğrenemez.” Normalde bunun tam aksi iddia edilirken, Goethe kişinin kendi dilini ancak böyle öğreneceğini savunur.  



Bu Ülke’yi daha önce okumuştum, ama bu denemeyi hatırlayamadım. Seçici algım o zamanlar bunu seçmeye şartlanmamıştı henüz demek ki. Şimdi kitaba göz gezdirirken rastladım ve şaşırdım. Çeviriyi “kadın” da dahil pek çok şeye benzetenini duydum da, Sisifos metaforunu ilk kez okuyorum: güç ve sonu olmayan uğraş, bir dağın tepesine defalarca taş taşımak ve her seferinde en tepede elinden kaçırmak.



------






Konumuzla ilgisi yok; ama Sisifos diyince ister istemez aklıma Sabahattin Kudret Aksal’ın şiiri geldi:


Sisyphos

Ne ki yaşam, sür git yanlış,
Dönemeçlerde, rastlantı,
Soğuk göğü kışın, katı,
Yamaçtan doruğa çıkış.

Erir elinizde kaya,
İnce elek, bir avuç un,
Koştunuz boşuna yorgun,
Durur bakarsınız aya


Bir de Camus’nün kitabı var: Sisyphos Söylemi. Ama henüz okuyamadım ne yazık ki.



Üç yıldır okulda çeviri hakkında makale, deneme yazmaktan o kadar sıkılmışım ki, buraya bir türlü bir şeyler yazamadım. Ama elbet bir gün, (Andre Lefevere’li, Robert Bly’lı  Evan-Zohar’lı, Gideon Toury’li filan) bir yazı yazacağım, bu da bir başlangıç olur belki. Bir de Cemil Meriç mevzuu var, pek çok fikrine katılmadığım yazarla bu konuda hemfikir olmamız hoşuma gitti.

(Çağrışımlarla çok uzattım. Daha fazla uzamasın; sıkıcılaşmasın, gideyim.)

25 Ocak 2012

"Bir Bitmez Türkü Başlar Dışımızdan"

İthaf

...

3

zaman sevdikçe uzar, bilirsin
hayal, taştan, topraktan geçer, yapraktan geçer.
bir yeşil duman olur yaşadığımız
yakından, ıraktan geçer.
sevdiğim kadar bilmeliyim de
ne olursun?..

bir çeşmedir dökülen omuzlarımdan,
avuçlarım pırıl pırıl dolar, boşalır.
ömrümüz serapa sevda içredir.
bir uzun yaz günü durur, zulmeder
tanıdık, bildik günler sarkar takvimden
hafızam zulmeder boşluğuma.
birden bir arının kanatlarında terü taze
sen gelirsin...

aslan ağzındadır saadetimiz
yağmurlar yağar, günler batar, geceler gelir
bir bitmez türkü başlar dışımızdan.
bir çınar altıdır oturduğun yer;
dizlerin örtülmüş, bakışların uzak,
al bir hırka örmektesin ağır ağır.
bir ince bilezik, küpelerin, saçların
otlar, kuşlar, beyaz bulutlar...

...

dilerim haşre kadar hatırımda
böyle kalırsın...



Turgut Uyar

22 Ocak 2012

Olaylar olaylar ve Virginia Woolf



Eylüldeki yol yazımda “İnsan nüfus kâğıdına göre yaşamıyor ki” diye not düşmüştüm. Benim ailem için geçerli bu, yılın bir kısmını Mersin’de, bir kısmını Sivas'ta geçiriyorlar. Tam göçebe hayatı bizimki. Ben de göçebeliğe devam ediyorum haliyle. Ama bu sefer trene bindim ben! Tabii benimkine binmek denirse; zira trenle bütünleştim adeta. 20 saat süreceğini sandığım seyahat tam 26 saat sürünce trenle ve oturduğum koltukla ahbap olduk. Haydarpaşa’dan Sivas’a kadar tam 26 saatte geldik.  Trene binmeden önceki süreç ise çok daha tuhaf. Biletimi internetten rezervasyon yaptırmıştım ama gidip almadığım için iptal olmuş. Gişe memurunun “iptal olmuş” demesiyle elim ayağım birbirine girdi. Biliyorum ki otobüslerde de hiç yer yok. Gişe memuruna gidip “ben o trene binmeliyim, yerde de otursam binmeliyim, bir yolu yok mu?” diye yalvardım. “Kondüktör’e git, sor” dedi. Koştum, kondüktörü buldum, adam Sivaslı çıktı! “Aa bu benim kızım yahu” diyip aldı bir vagona oturttu beni. Yüzde yüz cezalı bilet kesiliyormuş normalde, bana normal bilet kesilmesini sağladı. Eğer bir sıkıntın olursa gel beni bul dedi. Sonra tüm yolculuğum boyunca gelip geçen tüm personeller bana koruyucu melek gibi davrandılar. Korkup uyuyamadığımı sandı hepsi, “kapını kilitle de uyu” diyeni mi sayayım, vagonuma gelip oturan çaycıyı bir bakışıyla vagondan çıkaran “bunlara güvenme sakın” diyeni mi sayayım. Tek başıma seyahat ediyorum diye pek acıdılar galiba. : ) Oysa bundan daha alışkın olduğum başka bir şey yok.

Eskişehir’den sonra etraf bütün beyazdı. Ekin tarlalarına bile kar yağmış. Evler, bahçeler, suyu donmuş dereler… Bir de en çok kardaki ayak izlerine dikkat ettim bu sefer. Yabani hayvanların izlerini sürdüm. Gece ava çıkan hayvanların izini sürersem başka bir yerlerde yürümeye devam ediyorlardır diye düşündüm. Tabii o kadar uzun sürede sadece yolu seyretmedim, tam beş tane film izledim. Biutiful, Once, Blindness, Lost in Translation, Bir Tutam Baharat. Günlük film izleme rekorumu da kırmış oldum böylelikle. Özellikle Bir Tutam Baharat’ın konusu çok ilginçti. 60’lı yıllarda İstanbul’daki Rumların Yunanistan’a tehcir edilmesini masalsı bir üslupla  anlatıyor. İyi bir sinema izleyicisi sayılmam, o yüzden çok yorum yapmıyorum ama Biutiful da çok iyi bir filmdi. Küçük bir kız çocuğu penceremden film izlediğimi görüp yanıma geldi. Ama benimle hiç konuşmadı, adını sordum, söylemedi. Annesinin “Dışarıda yabancılarla konuşma” sözünü tutuyordu galiba.  İyi ki “Yabancılarla film izleme” dememişler. Sivas’a yaklaştıkça cama vuran yağmur damlalarının donması biraz korkutmadı değil, ama memlekete yaklaştığımızın işaretiydi bu.

Virginia Woolf’un güncesine başladım bir de. “Yazı hep çok zor diyor” Woolf. Yazdıklarına özeleştiri yapıyor, beğenmiyor, neredeyse “paçavra” diyip duvara savuracak. “Ya olmasa da olur bir yazarsam?” diye soruyor kendi kendine. Tüm bunları okurken, Woolf bile böyle hissediyorsa  vay halimize diye düşündüm. (Gerçi pek çok yazarda da aynı şeyi okudum, “bir daha yazamayacağım” korkusu hep hâkim bir hissiyat) Yazı için kendine günün belirli saatlerini ayarlıyor, yazamadığı zaman huzursuzlanıyor, sinirleniyor, üzülüyor. Bu durumda biraz manik olmasının da etkisi var tabii. Yazdıklarına tarafsız bakış açısıyla yaklaşıp acımasızca eleştiriyor. Yırtıp atıyor bazen. Ferit Edgü çok haklı, “Bir elinde silgi, bir elinde kalem; işte böyle yazılır.” Bence, sildiklerimiz de yazdıklarımıza sayılmalı. Sildiklerimizi daha çok yazıyoruz aslında. Yazıp yazıp silmek, silip silip yazmak gerekiyor, bıkıp usanmadan.





13 Ocak 2012

"Şimdi sessiz duruyoruz kıyısında bir düşüncenin"

Islanınca esmer defterleri yüzümüzün
bu çamurla kanla alınteriyle gizli bir yazgı
çakıyor bir an. Karanlık feneri ülkemizin.
Nasıl bir yalnızlık, unutulmuş bir ışık diliyle
çırpınırken biz üstümüze geliyor büyük gemisi geleceğin
Bir tenis topu, koşan bir çocuk, bir gözyaşı bile değiliz.
Yalnızca bir ağaç ailesi ve bir köşede
yıllardır bizi gözleyen hep aynı balta: Dalgınlık.
Düşünüyorum nasıl budandık bahara ulaşmak için.
Şimdi sessiz duruyoruz kıyısında bir düşüncenin
unutmamak için çünkü unutuşun kolay ülkesindeyiz
ölü balıklar geçiyor kırışık bir deniz sofrasından
ve ellerinde fenerlerle benim arkadaşlarım
durmadan düşünüyorum ne kadar çok öldük yaşamak için.


 Onat Kutlar, Unutulmuş Kent



Şiiri buradan (ç)aldım.

Yoksa siz hâlâ Zafer Yalçınpınar'ın bloğunu (Evvel'i) takip etmiyor musunuz?