alıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Temmuz 2012

Yaşasın O!

                                                                                                           (Bu ülke ancak usun bir dileği,                  
                                                                                                                    bir karşı - gömüttür.



Benim ülkemde, ilkbaharın tatlı belirtiler ve üstü başı dökük kuşlar yeğ tutulur uzak amaçlara.

Bir mumun yanıbaşında tansökümünü bekler gerçek. Pencere camı savsaklanır. Ne önemi var dikkatli biri için.

Benim ülkemde, sorguya çekilmez yürek çarpıntısı içinde olan kişi.

Devrilen kayık üstünde kötücül gölge dolaşmaz.

Yarım ağızla verilen selam bilinmez benim ülkemde.

Fazlasıyla ödenecek bir şey ödünç alınır ancak.

Ağaçlarda yapraklar, çok yapraklar olur benim ülkemde. Meyve vermemekte özgürdür dallar.

Yengin kişinin iyi niyetine inanılmaz.

Teşekkür edilir, benim ülkemde. 



Rene Char, Seçilmiş Şiirler, çev. Tahsin Saraç, Adam Yayınları, 1983

11 Temmuz 2012

Öğrenci Törless'in Bunalımları'ndan

 Musil'in zekâsi Şipal'in yetkin çevirisiyle birleşince, ortaya harika bir kitap çıkmış haliyle. Tavsiye ederim.



Büyümekte olan bir gencin ilk tutkusu, bir kişiye karşı duyacağı sevgi değil herkese karşı duyacağı nefrettir. Kendini anlaşılmamış görmek ve dünyayı anlamamak, bu ilk tutkunun eşliğinde baş gösteren durumlar olmayıp, tutkuya yol açan tesadüfi denemeyecek biricik nedenlerdir. Tutkunun kendisi ise iki kişi olmanın iki kat yalnızlıktan başka bir anlam taşıyamayacağı bir kaçıştır. (s.53)

Ama yine de umutsuzluğa kapılmıyor, her şeye karşın kendimizi sağlam bir zemin üzerindeymişiz gibi güven içinde hissediyoruz. Eğer bu güven duygusu bizde olmasaydı, içimizde olmasaydı aklımızın zavallığı karşısında duyacağımız umutsuzluktan kendi kendimizi öldürmemiz gerekirdi. Bu güven duygusu sürekli eşlik ediyor bize, bizi aykata tutuyor, aklımızı her an küçük bir çocuk gibi koruyucu kollarına alıyor. Bir kez bunun bilincine ulaştıktan sonra, bir ruhun var olduğunu artık yadsıyamayız. Ruhsal yaşamımızı çözümlemeden geçirip aklın yetersizliğini anlar anlamaz, bu ruhun varlığını düpedüz hissederiz. Hissederiz, -anlıyor  musun- çünkü bu his olmadı mı, boş çuvallar gibi yığılır kalırdık. (s.193)

Ölmek yaşam tarzımızın sonundan başka bir şey değildir. Biz bir düşünceden ötekisine, bir duygudan bir sonrakine yaşar gideriz. Çünkü duygu ve düşüncelerimiz bir ırmak gibi durgun akıp gitmez, bizim gönlümüze doğar, taşlar gibi dşarıdan içimize düşerler. Kendini adamakıllı gözlemleyecek olursan, hissedeceksin ki, ruhumuz azar azar geçiş süreçleriyle renk değiştiren bir nesne değildir, düşüncelerimiz tıpkı değişik rakamlar gibi ruhumuzdaki kara bir oyuktan fırlayıp çıkar dışarı. Şimdi kafanda bir düşünce, gönlünde bir duygu vardır; bakarsın, ansızın bir hiçlikten fırlayıp çıkmış bir başkası onun yerini alır. Hatta dikkat edersen iki düşünce arasını kapsaya her şeyin karanlığa gömüldüğü anı sezebilirsin. Bu anın da –bir yol ele geçirildi mi- ölüm demek olduğunu görürsün. (s.200)

… Çünkü düşünceler başlı başına bir konudur. Çokluk rastlantılardan başka şeyler değillerdir; gelir, sonra yine bir iz bırakmadan geçip giderler. (s. 224)


Robert Musil, Öğrenci Törless'in Bunalımları, çev. Kamuran Şipal, Alakarga Sanat Yayınları, 2012




21 Şubat 2012

"Yazmak Denen Cehennem"

.
Az evvel kaybettiğim bir kitabımı buldum. 4 yıldır bu okulda okuyorum, kütüphanenin bir kitabını bile kaybetmemiştim, aylardır arıyordum. Az daha utancımdan ölüyordum ki en olmadık yerde buluverdim; havalara uçtum resmen. Bunun üzerine kitaptan bir kısım paylaşmak farz oldu:



Yazmak Denen Cehennem

Yazmayı cehennem olarak gören başka yazarlar var mıdır, bilmiyorum. Malraux yazmanın kahrediciliğine değinerek, ressamların mutlu, yazarlarınsa mutsuz kişiler olduğunu söyler. Örnek olarak da Matisse’le Picasso’yu gösterir. Henry Miller da resim yapmayı “yeniden sevmek” diye tanımlar. Kısacası ikisi de yazmayı, resmin yanında, kahredici bulurlar. Nedenlerini pek açıklamazlar, ama yazmak ediminin ne bela bir şey olduğunda birleşirler. Ben yazmak eylemini cehennem olarak görenlerdenim. Bana bu düşünceyi verense, yazmanın zorluğu, güçlüğü, kahrediciliği değildir. Bunu söylerken ne sözcüklerin, ne dizelerin saçtığı cehennemi, ne de beyaz bir kağıdın yaptığı baskıyı, sıkıntıyı yadsıyorum. Az şey midir sözcüklerin zulmü? Sözcüklerin salt bir nesneyi algılamaları yeter mi? sesleri, kokuları, renkleri, çağrışımları yüklenmeyen bir sözcük nedir ki? Bir dizede yer almaları, o dizenin kendisi olmaları kolay mıdır? Yazının hangi alanında vardır sözcüklerin şiire yaptığı baskılar? Sonra ilk dizenin direnişi, ele gelmezliği, kurumu, despotluğu? Bu acımasızlık, gaddarlık, kaderbilmezlik. Ya bir şiiri bitiren elin çektikleri? Kağıdın, kalemin kıyıcılığı? Sonra bilinçaltının, duyumun o korkunç tankeri beynin, bir uyum adına verdiği savaşlar? Asıl da ak kağıdın saçtığı cehennem?

Bütün bunlar nasıl görülmeyebilir, bir yana atılabilir? Ama bütün uğraşların yazgısı değil midir bu? Hangi iş bunu istemez? Bu değil yazmanın acımasızlığı, kahrediciliği. Cehennem benim için öce bu yeryüzünü yazmak istememden, bunu üstlenmemden geliyor. Hem bunu kimse istemediği halde, bu böyledir. Cehennem dediğim bu işte.

İlhan Berk, Kült Kitap’tan









.

14 Şubat 2012

Doğru-Yanlış?

.





"Sanattaki doğrunun tam tersi de eşit derecede doğrudur."
               
                                                                              Oscar Wilde





.

02 Şubat 2012

Yani aslında demek istiyorum ki:

 .




“Çok sessizsin” diyenlere, “Çıkardığım seslerin volümünü düşürdüm sadece. Karıncalarla konuşuyorum artık.” demek istiyorum.

Pahalı eşyalarla evlerini doldurup doldurup, sonra onlarla ilgileneyim derken sağlığını kaybedenlere “Sahip oldukların zamanla sana sahip olur” demek istiyorum.

Mutlu olmak için ha bire başkalarının mutluluklarından çalanlara “Yetinmeyi bilmeyen mutlu olamaz” demek istiyorum.

Mekân değiştirince huzur bulacağını sananlara –aslında sadece huzur bozuculuk yapanlara- “gittiğin yere aynı kafayı götürdüğün sürece huzur bulamazsın.” demek istiyorum.

Ve bazen abartıp “Her şeyinizle nasıl yapaysınız, nasıl!” demek istiyorum.

Yani bunların hepsini böylece demek istiyorum da, hiçbirini diyemiyorum. Ancak böyle kalem oynatıyorum. Sessizliğimden niye korkuyorlar şimdi daha iyi anlıyorum; bi konuşursam neleri sustuğum çıkacak ortaya.

---

Yogaya başlamaya karar verdim. Bu soğuk kentte güneş ışığını gördüğüm ilk dakika bağdaş kuracağım ve güneşi selamlayacağım.






.

30 Aralık 2011

Çift Çizgili Okumalar




“İnsanlar arasındaki münasebetleri tanzim eden amiller ne kadar gülünç, ne kadar dıştan, ne kadar boş ve bilhassa asıl insanlıkla ne kadar az alakası olan şeylerdi.”

“İnsanları kendi cinslerinden biri üzerinde kudret ve salahiyetlerini denemek kadar tatlı sarhoş eden ne vardır?”

“İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rasgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar.”

“Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde, ilk rasgeldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatlığıyla öteye geçiveriyoruz?”

“Hiçbir şey beni, hakkımdaki bir kanaati düzeltmek kadar korkutmazdı.”

“Zaten muhitimden uzak duruşumun, vahşiliğimin bir sebebi de kitaplarda tanıştığım ve benimsediğim insanları muhitimde bulamayışım değil miydi?”

“Dünyada bana hiçbir şey, tabiattan melul bir insanın zorla gülmeye çalışması kadar acı gelmemiştir.”

"Her şeyi, bilhassa ruhumu, hiç bulunmaycak bir yere saklamalı."

“İnsanlar birbirinin maddi yardımlarına ve paralarına değil, sevgilerine ve alakalarına muhtaçtırlar.”

Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna




Altını çift çizgiyle, sıkı sıkıya çizdiğim cümleleri alt alta yazınca, “insanlık”a ilişkin keskin, açık sözlü tespitler olduğunu fark ettim. Sonra, bu aralar “insanlar”ın üstüne biraz fazla gittiğimi fark ettim. Ve, “insanlar”ın üstüne bu kadar gitmekten vazgeçtim.



01 Aralık 2011

"Çevirmene Eziyet", Cemal Karanlık

       




                Sabitfikir'deki Cemal Karanlık'ın sıkı hayranıyım. İnceden inceden çok güzel dokunduruyor. bir yazısında çoksatan yazanlar için "Yazarkasa" yakıştırması vardı ki çok sevmiştim. Nihayet, davalı(!) çevirmenlerimiz Süha  Sertabiboğlu ve Funda Uncu ve diğer tüm çevirmenleri de ele alan bir yazı yazmış. Bilmeyenler olabilir, özet geçeyim; Yumuşak Makine'nin çevirmeni Sertabiboğlu ve Ölüm Pornosu'nun çevirmeni Funda Uncu türlü saçma sapan ithamlarla erotik ve gençlerin çoçukların ahlakını bozmakla suçlaanan kitapları çevirmişler efendim. Bu ne cüret! Adalet sistemimiz o kendine has hızlı adalet dağıtma sitiliyle, çok sağ olsun, çoluğu çocuğu korumak için uğraşıyor. Sadece kadın olduğu için bir kadına "sen manken misin, bunu çevirmeye utanmıyor musun?" minvalinde sorularla Uncu'yu yazdan bu yana canından bezdirdiler. Şimdi davalar da görülmeye başlandı. Hemen bir sonuç beklemiyoruz tabii süpersonik mahkemelerimizden, zaten her zaman için ilk duruşmada dosyayı dinler hakim. İkinci duruşma tarih atma duruşmasıdır. İkinci duruşmada hakim, Ölüm Pornosu'nu okumadığını (kim okudu ki zaten?) ve Boğaziçi Üniversitesi ile Bilgi Üniversitesi Edebiyat bölümlerinden uzman yardımı almak istediğini söyledi(nihayet kitaplar güvenilir ellere teslim edilecek, lakin biz yine de bundan bir şey ummayalım, ne de olsa karar ezel ezelden belli). Bu  davaları neden bu kadar önemsiyorum(z)? Çünkü, buradan çıkacak kararlar emsal teşkil edecek. bu açıdan çok büyük önem taşıyor. Neyse, sonuç itibariyle durum bundan ibaret, aşağıda da Sabitfikir'in Cemal Karanlık mahlasıyla yazılan Kulis köşe yazısı: 



Cemal Karanlık
Çevirmene Eziyet
29.11.20011


Epeydir buluşamıyorduk Nadir’le. Önceki akşam telefon çaldı, baktım, bizimki. “Yahu nerelerdesin,” dedim. “Abi sorma, birkaç aydır yurtdışındaydım, buluşalım da iki lafın belini kıralım,” dedi. “Olur lan özledim valla,” dedim.


    Efendim, işin özeti, Nadir arkadaşımız karşılaştırmalı edebiyat işinden sıkılınca kendine daha farklı bir gelecek çizmeye karar vermiş, İngilizcemi geliştireyim, en kıyak yerinden öğreneyim ki işe yarasın, bu kadar edebiyat okumuşluğumuz da var, bakarsın çeviri ödülleri falan alırız, diye düşünerek basmış İngiltere’ye gitmiş. O zaman fırsat acil tarafından çıkınca eşe dosta haber bırakmayı da unutmuş. Olsun. Bir lisan bir insan demişler. İnsanın bir altın bileziği olacak illa.


    “Evladım iyi de, çevirmenlik bu ülkede meşakkatli iştir, zordur, başa beladır,” dedim, “üstelik para falan da kazandırmaz. Ne güzel okuyup akademisyen olacaktın, niye caydın karşılaştırmalı edebiyat işinden?”


    “Abi baktım iş olanakları sınırlı; masa başında dirsek çürütüp eleştiri yazıları yazacaksın, onca kafa patlatacaksın… Ama bildiğin gibi bu ağır işin karşılığını asla alamıyorsun bu ülkede.”


    “Bilmez miyim… Hem kıt kanaat geçin, hem yazdıklarını öğrencilerinden başkası okumasın, hem de…”


    “Evet abi?”


    “Hem de, kazara, olmaz ama, diyelim Orhan Pamuk’un bir romanını beğenmedin. Vay haline. Orhan kızıp köpürür, okurlar yazarımızı çekemedi diye ayağa kalkar, edebiyat dergileri de senden uzak dururlar; al başına belayı.”


    “Bunu düşünmemiştim ama bu da doğru. İşte bu yüzden ben de çevirmen olmaya karar verdim. Hem bakarsın çevirdiğim kitap çok satar; oh ne âlâ.”


    “Orası öyle de, işin bir de öbür yanı var. Bunca edebiyat okumuşsun. O çok satarları çevirmeyi bakalım miden kaldıracak mı? Kaldırırsa ne iyi, diyecek yok. Ama bir olur, iki olur, üçüncüsünde iş bildiğin gibi, eziyete döner. Ama bir sakınca daha görüyorum, istersen devam edeyim.”


    “Et abi?”


    “Bizim usta çevirmenlerimiz 12 Eylül öncesinde sol klasikleri çevirdikleri için hapis yatıyorlardı. Aranan, yurt dışına kaçmak zorunda kalan… Bugün de bildiğin gibi durum farklı değil. Devlet, Ölüm Pornosu’nun çevirmeni ile uğraşıyor bak. Yani, eninde sonunda, bu belalardan uzak kalayım diye eften püften şeyler çevireceksin. İyi edebiyatı çevirip okurumuza hizmet edebilirsin, ama onun da okuru az. Diyeceğim, bu ülke çevirmene eziyet. Tabii yine de sen bilirsin.”




Ve son olarak 
(yazıyı bu kadar sevmemdeki bir faktör de, benim de istemeden de olsa bir çoksatan çevirmiş olmamdır. Ne yazık ki idealizm bu noktada işe yaramaz hale geliyor ve -bir yerlerden başlamak için- bir şekilde bestseller'ın elinden tutmak zorunda kalıyoruz, zira talep varsa arz da olacaktır, serbest piyasa ekonomisi... ) 







28 Kasım 2011

(Tesadüf Bu Ya!:)

     



  " ... Kız belli ki, herkesin kendisine hayran olduğunu düşünüyordu. Zaten bu dünyada çoğunluğu, herkesin kendisine hayran olduğunu düşünenler ile kimsenin kendisini sevmediğini düşünenler oluşturur, geri kalanı ise Vüs'at O. Bener okurudur."


                    Barış Bıçakçı, Sinek Isırıklarının Müellifi, İletişim Yayınları, 2011, syf. 114




Tam da harika bir Vüs'at O. Bener sempozyumundan dönerken, tüm gün Bener'den bahsetmişken, otobüste elimde Bıçakçı'nın son kitabı. Okuduğum cümleyle hayretler içinde kaldım. Hayatın açtığı parantezler güldürdü bu sefer. Twitter'dan ve blogdan tanıştığımız gökçe ile (bknz. http://golgeliyol.blogspot.com/) güzel ve bol edebiyatlı bir gün geçirdik. Ve tıpkı dün sahafını gezerken arkadaşlarımla beni uyaran şeker amcanın da dediği gibi "Kitaplar insanın başına güzel işler açar, hiç ummazsın."


Sinek Isırıklarının Müellifi'ni bitirince geri geleceğim. Lakin, şimdi gidip bir yığın ödev, çeviri ve dosyamın başına geçmem gerek.


iyi geceler:)




.

08 Kasım 2011

Dorian Gray'in Portresi




Sanatçı güzel şeylerin yaratıcısıdır.
           Sanatı göz önüne serip, sanatçıyı gizlemek sanatın amacıdır.
Eleştirmen, güzl şeylerden edindiği izlenimi başka bir üsluba ya da yeni bir malzemeye dönüştürendir.
           En alçak eleştirinin en yüce biçimi özyaşamöyküsüdür.
Güzel şeylerde çirkin anlam bulanlar, sevimi olamadan yozlaşmışlardır. Bu bir hatadır.
          Güzel şeylerde güzel anlamlar bulanlar kültür ve zevkleri gelişmş kişilerdir. Onlar için umut vardır.
          Onlar güzel şeylerin salt Güzellik ifade ettiği seçkinlerdir.
          Ahlaka uygun olan ya da uygun olmayan kitap diye bir şey yoktur.
          Kitap denen şey ya iyi yazılmış ya da kötü yazılmıştır. Hepsi bu.
Ondokuzuncu yüzyılın realizmden hoşlanmayışı kendi yüzünü aynada görmeyen Caliban’ın öfkesidir.
          Ondokuzuncu yüzyılın romantizmden hoşlanmayışı kendi yüzünü  aynada görmeyen Caliban’ın öfkesidir.
İnsanoğlunun ahlaki yaşamı, sanatçının özne-malzemesi olsa da, sanatın ahlakı, kusurlu bir ortamın kusursuz olarak kullanılmasından ibarettir.
          Hiçbir sanatçı herhangi bir şeyi ispatlamak isteğinde değildir. Doğru olmayan şeyler bile ispatlanabilir.
Hiçbir sanatçı etik sempatiler dışında koşmaz. Sanatçının bu tür eğilimler göstermesi bağışlanmaz bir biçimsel özenti ve abartıdır.
          Sanatçı hiçbir zaman karamsar ve marazi değildir.
          Sanatçı her şeyi ifade edebilir.
Sanatçı için düşünce ve dil sanatın araçlarıdır.
          İnsanın kötü huylarıyla erdemleri, sanatçı için bir sanat hammaddesidir.
Biçim açısından tüm sanatların en üstün örneği müzisyenin sanatıdır. Duygu yönünden en üstün olansa aktörün sanatıdır.
Tüm sanat aynı zamanda hem yüzey hem de simgesidir.
Yüzeyin altına inen Tehlikeyi kabullenir.
Simgeyi okumaya kalkan Tehlikeyi kabullenir.
Sanatın aynasında yansıyan, aslında yaşam değil seyircidir.
Bir sanat yapıtı üstüne yürütülen fikirlerin çok çeşitliliği, o yapıtın yeni, karmaşık, ve canlı, yaşamsal olduğunu gösterir.
Eleştirmenlerin fikirlerinin çeliştiği yerde sanatçı kendisiyle uyum halindedir.
Yaptığına hayran kalmadığı sürece insanın; işe yarar bir şey yapması bağışlanabilir; işe yaramaz bir şey yapmasının tek özrüyse ona derinden hayran olmaktır.
Sanat tümden kullanım dışıdır. 

Oscar Wilde, Dorian Gray'in Portresi, Can Yayınları, Çeviren Nihal Yeğinobalı, 2002


İşbu cümleler benim gibi hiperaktif bir okuyucuya bile önsöz okutmayı başarmıştır.


ve;



Noir Désir-Le vent Nous Portera


yahu, ne güzel şarkısın sen. Fransızca aşkımın depreşme sebebi, gel bakayım yamacıma, kitap okuyalım seninle... 





22 Eylül 2011

ya öbür çocuklar da ölürse

Ey çaresiz
Neyin çaresini arıyorsun
Neyin çaresi var, neyin yok
Yaz bunları bir kenara
Bir gün belki bulursun çareyi
İnsanlar ölmesin demiyorum
İstediğim, ölümsüzlük değil
Ne kendim, ne başkaları için
İstediğim, çocuklar ölmesin
Çocukların ölümüne
dayanamıyormuşum demek
Hiç çocuğu olmayan, hiç çocukluğu olmayan
Hiç çocuklarla yaşamamış olan ben
Gözyaşlarım utancım değil
Daha önce de ağladığımı ansıyorum
Ama bir düşünce:
Ya öbür çocuklar da ölürse
O zaman ne yaparım
Ama saçmalık bu
Saçmalık mı, değil mi bilmiyorum
Birden ölüveren bu bebe
Saçmalık mı, değil mi bilmiyorum
Bir tek şey istiyorum
Çaresizliği yenmek.


Ferit Edgü, O/Hakkari'de Bir Mevsim, Ada Yayınları, 1985, s.59