-Yatılı okulda okuyanlar bilirler. Eve gidileceği haftasonuna günler parmakla sayılır. Cuma günden sayılmaz, çünkü o gün zaten çabucak geçecektir. Perşembe akşamı valiz hazırlanır. O yüzden valiz hazırlama gününe gün sayan arkadaşlarım vardı lisede. Sonra işte uyuycaz, uyancaz, uyuycaz, uyancaz, eve gidicez mutluluğu. Çocuk gibi tıpkı. Ben de uyuyup uyanmaları yerine getiriyorum sanki bu hafta. Onu da pek becerdiğim söylenemez, ama deniyorum yine de.
-Zeki Demirkubuz’un yeni filmi sayesinde Yeraltından Notlar popülerleşmişken herkes kitaptan alıntılar paylaşıyor. Ve hepsi de kasvetli şeyler tabii ki. Kitabı okurken Dostoyevski’nin kendisine çevirdiği aynadan yansıyanları çok iyi ifade ettiğini düşünmüştüm elbette. Ancak, tüm bu ruhsal çözümlemeleri bir yana bırakıp, kitapta en beğendiğim cümlenin pek çok kimseden farklı olarak “İnsanoğlu doğuştan gülünç bir yaratıktır,” olması benim ne kadar “gülünç” bir insan olduğumu gösteriyor. “Oh, çok şükür! Doğuştan böyleymişim, endişelenmeme gerek kalmadı artık” diye rahatlamıştım hatta okurken. Ciddiyeti bir yerlerde fena kaybettim, bulamıyorum. Bi’ ben miyim her şeyle dalga geçmeye çalışan? Bazen ne kadar az ciddi olduğumu düşünüp, kendime bakıp bakıp ağlıyorum. Cansever’i de andım. Onsuz olmaz. Kendimle çelişiyormuşum gibi oluyor aslında, zira suratı asık yazılar yazıyorum genelde; ama bir yandan da dünyanın kahrını çekmeye çalışanlardan değilim pek.
-Sosyal medyada asosyalleşeyim diyorum, nasıl olur? Bence çok iyi olur. A-sosyal medya. Anti-sosyal. Gereksiz. Lüzumsuz. Manasız hislerim kabardı yine.
-Hakan Bıçakçı Sözünü Sakınmadan’a konuk olacakmış, hangi sözünü sakınmayacakmış, çok merak ettim doğrusu. Ömer Türkeş aylar önce bir liste yayınlamıştı Radikal Kitap’ta, Milenyumun en iyi romanları diye. Orada bile ismini görünce “e artık okuyayım ben de Rüya Günlüğü’nü” dedim, demez olaydım. Bir kitap ancak bu kadar “hiçbir şey” anlatmayabilir. Minimalist üslubun da bir dozajı var ama yani artık. Yok artık. E yok artık. Üstelik baştan sona yazım hatalarıyla doluydu. Oğlak Yayınları’ndan bir daha kitap okur muyum bilmem. “Afilli Filintalar” tarafına girmiyorum, çünkü beni romanı ilgilendiriyor. Aslında bu yazdıklarımın sebebi romanının kötü oluşundan değil, herkes kötü roman yazabilir. Herkesin başına gelebilecek bir durum bu. Ama sinirim, bir şekilde edebiyat camiasında bu kadar kayırılıyor olması. “Milenyumun en iyi romanları” derken?
-Verimsizim, çünkü Babil Kule’mde çalışıyorum bir yandan da. Yehova beni görseydi, “ne kadar verimsiz bir insan evladısın sen böyle” deyip bildiğim iki buçuk dili de ortadan ikiye ayırırdı herhalde. Çevirdiğim kitapta sona doğru yaklaşıyorum. Sabrımın sonuna çoktan geldim.
-Arada aklınıza geldikçe Ferit Edgü okuyor musunuz? Böyle çok güzel şeyler yapıyor musunuz? N’olur yapın. “Bizi ancak içimizle dışımızın bir olması kurtarır” demiş yazar Kaçkınlar’da. Bizi ancak içimizle dışımızın bir olması kurtarsın lütfen. Buna çok ihtiyacımız var.
-Bir süre buralarda olamayabilirim. Ama söz veriyorum, dönüşüm muhteşem olacak. (vvuhuuuuuuu)
Bahar yağmurlarına bu şarkıyla veda edelim mi? biraz da ayaklarımız hareketlenir belki, dans ederiz, olmaz mı?
Deniz seviyesinden koşarak kaçıyorum, bir şehrin en yüksek tepesine çıkıyor ellerim. Değil mi ki gökyüzüne bakarak anlarız zamanın geçtiğini, öyleyse çok yakınında olmalıyım akan tüm dakikaların. Bulutları yakalamalıyım, tutup uçlarından hapsetmeliyim. Buhardan kütleleri sıkıştırıp parmaklarıma, saniyelerin yanından geçmeliyim. Saatleri yavaşlatmalı, günleri durdurmalıyım. Durdurmalıyım. Durdurmalıyım ki acıtmasın tek bir saniye bile.
Günlük tutarak günleri, hava tahminleriyle haftaları durduruyor, takvimleri koparmayıp kâğıttan aylar biriktiriyoruz. Yılları nasıl durdurur insan? Soruyorum, bu yılların bir çaresi yok mu? “Çengel gibi takılan sorular”a saklanmış yıllar.
Yanaklarının içini kemiren bir çocuğun dişiyle tutturduğu telaştayım. Öyle cesur, öyle beyhude. Değil mi ki kürek çekilmez akıntıya, ne demeye geçmeliyim öbür tarafa? Marmara’dan deniz köpükleri topladım, cebime attığım çakıl taşları Akdeniz’den kalma. Bozkırda eskitiyorum hepsini, benimle aynı hızda yaşlanıyor eşya.
Dünyanın tüm dillerini öğrensem, ne çare? Cümle kurmak konuşmak değildir. Köstekli bir saati kurarmış gibi kuruyorum cümleleri; yılın bu vaktinde, günün bu saatinde sarf edilecek cümlelerim var, sözgelimi. Ne çare? Kırık bir dille cevap veriyorum tüm sorulara. Makûl açıklamalardan sebepsiz kaçıyorum. Nasıl geçer bunca zaman? Nasıl geçer? Nasıl?
Kimseleri inandıramadım yüz yaşında olduğuma. Ellerime de mi bakmazsınız hiç? “Yüzün” diyorlar, “yüzün hiç kırışmamış.” Ellerime bakın ellerime, bakın nasıl da hapsettim zamanı harf harf. Nasıl kazıdım bir çiviyi kazır gibi, tıpkı arkaik çağlardan kalan. Ellerime bakın ellerime, zamanı hapsettim ben. Zaman; parmaklarımın ucundan azar azar taşan.
“Zaman,” dediler; “her şeyin ilacı.” Öyleyse neden dur durak bilmeden ölüyor herkes? Zaman, yalnızca bir şarkının nakaratında hızlı akan. Zaman; hiçbir şeyin ilacı.
Zaman, diyorum, zaman; dilimdeki ısırgan.
*"Üçüncü Mevki" adlı edebiyat fanzinimizin 2. sayısında yer alan yazım.