31 Mayıs 2014

Malina-1 "Savaş var. Ve sen, savaşsın. Sen kendin."



Malina: Kalk ayağa, hareket et, benimle birlikte bir aşağı bir yukarı dolaş, derin soluk al, derin.
Ben:    Yapamıyorum, lütfen mazur gör beni, ve eğer böyle devam ederse, artık uyuyamam.
Malina: Neden hâlâ Savaş ve Barış’ı düşünüyorsun?
Ben:    Ama adı böyle, biri ötekini izlediği için, öyle değil mi?
Malina: Her şeye inanmak zorunda değilsin, kendin düşün, daha iyi.
Ben:    Ben mi?
Malina: Savaş ve Barış yoktur.
Ben:    Peki ne vardır o halde?
Malina: Savaş.
Ben:    Barışa nasıl kavuşacağım. Ben barış istiyorum.
Malina: Ama savaş var. Sen yalnızca şu kısa araya sahip olabilirsin, daha fazlasına değil.
Ben:    Barış!
Malina: Senin içinde Barış yok, senin içinde de yok.
Ben:    Bunu söyleme, bugün söyleme. Korkunçsun.
Malina: Savaş var. Ve sen, savaşsın. Sen kendin.
Ben:    Hayır ben değilim.
Malina: Hepimiz savaşız, sen de.
Ben:    O zaman artık var olmak istemiyorum, çünkü savaşı istemiyorum, o halde uyut beni, sonun gelmesini sağla. Savaşın bir son bulmasını istiyorum. Artık nefret etmek istemiyorum. Artık nefret etmek istemiyorum. Ben artık, ben artık…


Ingeborg Bachmann, Malina, syf 169, Yapı Kredi Yayınları, 2004,












30 Ocak 2014

Denklem









"Whatever the equation, one can always be a zero. / yielding nothing, whether added, subtracted or multiplied." Füruğ Ferruhzad



                                                           Arctic Monkeys-You're so dark



Ben sandım ki düşündüğüm her şeyi silersem aklımdan, birer birer kaybolur zihnimde her şey. Sahip olduğum her şeyi kaybetmekte bu kadar iyiyken, zihnimin içindekileri nasıl muhafaza edebildiğimi anlayabilmiş değilim. Beni artık hiçbir şey şaşırtamaz; zihnim kadar.

Fizikçiler yeryüzündeki enerjinin kaybolmadığını, yalnızca suret ve form değiştirdiğini söylerler.

Füruğ'un da dediği gibi "Denklem her ne olursa olsun, bir kimse her daim sıfıra eşitlenebilir/  hiçbir sonuç vermeksizin; toplasan da, çıkarsan da, çarpsan da."

Sahi, bu şarkı geceye çok uygun değil mi? Gece gibi karanlık. Gece gibi insanlardan bahsediyor.

(Artık birbiriyle bağlantılı cümleler kurmaktan çok uzağım.)








19 Kasım 2013

Vasiyet/Vazgeçmek


Bellek biter mi? diye sordu bir yazar. Sahi biter mi? (Yine en sonda soracağım soruyu en başta sordum, dayanamadım.)

Vasiyet yazacak kadar yaşlı değilim elbet. Ama yapılacaklar listemden silmeye çalıştığım altbaşlıkları azaltmaya çalışırken hatrıma gelenler.

Kaç yönümü görüyor beni tanıyanlar, bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum. Ne çok soruya “Kader kısmet, bazı şeyler” der olmuşum, şaşırıyorum. Verecek bir cevap bulamadığımda, ya da konuşmaya çabalamaktan yorulduğumda böyle cevap veriyorum artık. Nasılsa değiştiremeyeceğim, dönüştüremeyeceğim karşımdakini. Konuşarak hiçbir devinim sağlayamayacaksam, boşuna çabalamak niye?

Bir yanda oturup saatlerce konuştuğum insanlar, hayatımı paylaştıklarım. Diğer yanda iki kelam edemediklerim. Bir yanda, her şeyimi anlatmaya çekinmediklerim. Diğer yanda kabız sohbetlerin başkahramanları.

Bellek bitmez, ama biz bitiririz. Ve bizim bitirdiğimiz her şey gibi gelip dönüp, durup durup yine bulur bizi; öc alır gibi.

“Bak dinlemeyeceksen, anlatmayayım” diyorum içimden karşımdakilere. Bak anlamaya çalışmayacaksan anlatmayayım. Bak değişmeyecekse hiçbir şey…

Ama en güzeli vazgeçmekmiş, Niye daha önce kimse söylemedi bana bunu? Umursamamak ne güzel bir hismiş.

Bir de affedebilsem insanları. Düşünmedikleri için, değişmedikleri için, sabit fikirleri için, önyargıları, kalıpları için. Ama kızamam ki kimseye, kafamdaki kalıba uymadı diye. O vakit kendime de kızmam gerekir zaten.  

Bellek. Hatrımda kalanlar. Kalmasa daha iyi olanlar. Kalsa mı acaba olanlar?

Beni biraz kabuğumda bırakın, içim azalmış.  

29 Ekim 2013

"Yaşam, bir çatlayıp dağılma işlemidir zaten,"


                                 “Yaşam, bir çatlayıp dağılma işlemidir zaten, gelgelelim oyunun en çarpıcı bölümünü oluşturan vuruklar -dıştan gelen ya da dıştan geldiği sanılan büyük, beklenmedik vuruklar- anımsadıklarınız, özürlerinizi yüklendikleriniz, zayıf anlarınızda dostlarınıza açtıklarınız - etkilerini hemen göstermezler öyle. İçten gelme bir başka tür vuruk vardır ki- ancak onunla baş edemeyeceğiniz kadar geciktiğinizde duyarsınız varlığını, bir bakıma artık eskisi kadar sağlıklı biri asla olamayacağınızı sezdiğiniz bir gün. Birinci tür çözülüşün çabuk olup bittiği sanılır oysa ikinci, nerdeyse biz bilincine varmadan olup bitmiştir de ansızın fark ediliverir.” F. Scott Fitzgerald


Anlatacak o kadar çok şey var ki. Ama benim konuşmaya mecalim yok. Geçmişin geçmesini bekliyorum. Meğer oturup bekleyince geçmezmiş. Belki de hiç beklememek gerekmiş.


Belki de bir yerden başlamalıyım artık. Şimdiyi yaşamalıyım. Kendime kızmaktan vazgeçmeliyim. Savunma mekanizmalarımı bir an olsun durdurmalıyım. Kendimi o kadar uzun zamandıır savunuyorum ki, bunu nasıl yapacağımı unuttum. 

Kendimi ne çok ihmal etmişim. Şimdi ertelediğim şeyleri yapıyor ve nihayet mutlu hissedebiliyorum. Cebimde bir daha, hiçbir zaman eskisi kadar sağlıklı olamayacağımın bilgisiyle.   



                                               Kings of Convenience feat Feist-Know How

                                                           Riding on this know-how
                                                           Never been here before
                                                           Peculiarly entrusted
                                                           Possibly that's all
                                                           Is history recorded?
                                                           Does someone have a tape?
                                                           Surely, I'm no pioneer
                                                           Constellations stay the same

                                                           Just a little bit of danger
                                                           When intriguingly
                                                           Our little secret
                                                           Trusts that you trust me
                                                           'Cause no one will ever know
                                                           That this was happening
                                                           So tell me why you listen
                                                           When nobody's talking

                                                           What is there to know?
                                                           All this is what it is
                                                           You and me alone
                                                           Sheer simplicity

26 Ocak 2013

Geçiyordum uğradım



1. Yapmam gereken milyonlarca iş varken, ben takvim başına geçmiş yine parmak hesabı yapıp duruyorum. Küçükken özlediğim insanları toplayıp mutlu mesut yaşayabildiğim bir köy hayal ederdim. Hoş olmaz mıydı sahi?

2. Gece; tüm hastalıkların uğruna bekleşip, patlak verdiği zaman dilimi. Bir gece ansızın, tüm unutmak istediklerimi hatırlayıp -kısa bir film şeridi gibi filan da değil- bildiğin tekrar tekrar yaşayıp üzülebiliyorum. Bu geceler bana hiç yaramıyor. Tevekkeli değil, hava kararınca uyuyasım geliyor hemen.

3. Hayatım hakkında ciddi kararlar verme eşiğindeyken bir kez daha kararsızlığın ne mene bir şey olduğuyla yüzleştim. Bu sefer uykum kaçtı. Eğer değişiklik istiyorum diye yeri göğü inletirse, rahatsız edici değişiklikler yapmak zorunda kalabiliyormuş insan. Tuhaf.

4. Sevdiğim hiçbir şeyden zevk alamamaya başladım. Kaç zamandır kitap okuyamadığımı ben de unuttum. Bir nevi durgunluk dönemi, ama bir türlü bitemedi gitti her nedense. Ben iyice depresyona girmeden şu okul bitse iyi olacak.

5. bir de, insanlar az konuşmalı. Bunu bilir bunu söylerim. Herkes biraz daha az konuşsa hepimiz daha sağlıklı insanlar olabilirdik. En azından konuşarak halledemediğimiz sorunların farkına varırdık mesela. Hoş olmaz mıydı sahi?






28 Aralık 2012

Firar


Evvelce o çok düşkün olduğum yalnızlık sevgime ne olmuşsa bilmem. Bir cuma akşamını yalnız geçiriyorum diye mi, yoksa aldığım haberden midir bilmem, kasvet doldu odam. Oysa haberin iyi mi, kötü mü olduğuna bile karar veremedim daha. Karar verip uzlaştım,(kendi kendimle uzlaşmaya çalışıyoruz bu aralar) bi süre susayım, en iyisi ben.

Oysa ne zamandır konuşmamıştık diyor iç ses. Şimdi hep insanlara konuşur oldum, ne tuhaf. Oysa, mesela, çok iyi tanımayanlar beni suskun diye bilirler. Öyle az konuşurum ben dışımdan. Boşuna değil kaç zamandır blog bile yazamıyorum.  Ben en son ne diyordum? Nereye varmaya çalışıyordum? İyiden iyiye unutmuşum  uzlaşmayı. Koca bir paradigma kaydı, kolay mı ya?

Velhasılı kelam, bu yazı da tıpkı benim gibi hiçbir yere gitmiyor. Sadece, kendimle biraz ara vermeye karar verdik. Çok özlersek bir daha görüşürüz de dedik.

Uzun uzun kaçıp yine kendime sığındım. Bu sefer başarabilirim sanmıştım, yapamadım. 

17 Eylül 2012

"Benim her duygum biraz hüzün gibidir. Mesela"





Nasıl ödedimse arsızlığımın bedelini hüzünle, işte öyle gelir insana bir şiir ansızın, bir hüznü en iyi bir şiir tarif eder. Bir duyguyu en iyi iki mısra, kimi zaman. Ve kara bir rengi vardır tüm mevsim geçişlerinin, kimse fark etmez. Değil mi ki anlaşılmaz ense kökümdeki sancı ve boynumdaki sızı dışarıdan bakıldığında, nasıl beklerim içrek bir yaraya merhem olunmasını. Eşyanın düzenine aykırı isteklerimiz olmasaydı, şiir kadar anlaşılır bir hayatımız da olabilirdi belki.

Özetle, anarşizan bir his bu, nereye gittiği belli değil. Çünkü zaman çok uzun bir koridordu, ben oraya düştüm ve kayboldum.




“şimdi bu kışa girişin bir hüznü müdür, o mudur acaba
Bu iri iri sevmekler, denizi o eski mühür, o mudur acaba

Mavi isterse mavi kalsın ister ölümle değişsin kendini
Ellerim bu hüzünde her şeye karşı kırgın, kaba saba

Çocuklar vardı çarşıya indiğimde hemen hemen günsonu
Ellerini verdin tuttum, tamam ağzını da ver bir daha

Durup durup yüceltiyorsun şu korkak şafağımı
İncelmiş bir mor olarak çıkıyorum böylece her sabaha

Şimdi bu hüzün nedir sanki, kara kazağım sırtımda
Işte bir duman, bizi tüten, işte bir duman ki kapkara

Kışa nasıl başlanır bahçelerde, çiçekler nasıl başlarsa
Bir balıkçı denisin dibine öyle başlar her defa

Şimdi bu kışa girişin hüznü müdür, o mudur
Benim her duygum biraz hüzün gibidir. Mesela
… „

Turgut Uyar


31 Ağustos 2012

Kabus Gördüm




Sabahına tecavüz sanıklarının tahliye edildiği haberiyle uyandığım günde zaten kendime gelmek için insanüstü çaba harcadım.

Az önce uyandığım uykuda ise berbat bir kabus gördüm. İnsanların burunlarına hızma ya da halkaya benzer aksesuarlar takmışlar, bunların ucuna hangi milliyetten olduklarını beyaz kağıtlar üzerine yazmışlardı. Düşünsenize, hepimiz damgalı gibiydik. Herkes birbirine hangi milliyetten olduğuna göre davranıyordu. Otobüste Afrika asıllılara yer vermiyorlar, hor görüyorlardı.

Uyumaktan korkuyorum artık. Her uyanışım daha sancılı hale gelmeye başladı.






15 Ağustos 2012

Mırıldandığım Şiir


Evvelce okuduğun kitaptan şimdi farklı bir tat alıyorsan bunun adına "büyümek" 
derler, "olgunlaşmak" derler. Evvelce okuduğun bir şiirden şimdi farklı bir tat 
alıyorsan, buna "aşk" derler.



MIRILDANDIĞIM ŞEYLERSİN

   Senin Harflerin İçin

1.
Mırıldandığın her şeysin, sesinden öpüyorum
sessizliğine de eğiliyorum fakat neredesin
kapanınca harflerinin kapısı: Adın
şiirim!
Heceler gibi öpüyorum işte iki hecesin
adından başlıyorum öpmeye kırlara çıkmış
harflerinin arasından öpüyorum: Ağzın
cennetim!
Dilin hâlâ çocukluğun suyuyla terli
ve haylaz suyundan öpsem küskün
bir çeşmenin harflerin susuz. Dilin
cehennemim

2.
Mırıldan dur bana, senin üstüne harf
getirmem daha, ağız ağıza duruyor
harflerin: Sevmenin birinci hâli gibi
telaşlı duruyor da ben utanıyorum
üçü bakarken birini öpmeye senin!

3. 
Harflerin aralanmış
sesliler sevişiyor
sessizlere bu cümlede
sıra gelmeyecek gibi

Harflerin yatışınca
belki duyarsın içinde
sessizlerin uykusuz
kaldığı o cümleyi

Aşkı seslendirirken
unuttuğun mırıltı
bizi sessizliğimizden
doğru bağışlar belki

4. 
Bir ses sesini öpse
harflerin uykusuz kalır

5.
Dün sabah önünden geçtim
kağıt gibiydi harflerinin yüzü
araları açılmış olmalı
bütün gece sevişmekten

6.
Mırıldandığımız şeyler
kalmayınca aramızda
ağızda söz, gövdede ter,
bir aşk bunlarla biter

7.
Harflerin gülüştüğünü senin adında gördüm!



Haydar ERGÜLEN

13 Ağustos 2012

Beyin akması





İnsan en çok kendine karşı çaresiz kalıyor. Belki pek çok kimseye karşı gelebiliyor, hatta yenebiliyor da. Ama kendi kendini yenmesi o denli zor ki. Ve tam da “yendim işte!” derken, başka bir savaş açması yeniden. Tıpkı tüm hikayelerin de ihtiyaç duyduğu o çatışma anında hissediyorum kendimi. Bir silah varsa ortada çekilmeli, diyorum. Bir şeyi söyledimse sonunda ortaya da çıkarmalıyım diyorum. Keşke her şey bu kadar kolay olsaydı diyorum. Çatışmaktan vazgeçiyorum.


Sahile iniyorum. Bulunduğum şehrin denizi öyle değişken ki. Sabahları, öğlenleri yahut akşamları fark etmeksizin aniden kabarabiliyor. En çok dalgaların sesini seviyorum. Aklıma hep Virginia Woolf geliyor. Yaşasaydı, “nasıl düşündünüz dalgaların sesiyle ritmik bir metin yazmayı?” diye sorardım. Küçük bir çocuk parkında bir salıncak buluyorum kendime. Sonsuz göğe bakıyorum. Birden sevinirim belki. Belli olmaz.

Hep en zayıf noktamızla sınandığımızı düşünürüm. Ben dünyanın en sabırsız insanıyım, hep sabırla sınanıyorum. Nereye gitsem götürdüğüm kendimi bi yerlerde bırakma isteği uyanıyor yine içimde. Neden sonra bundan da vazgeçiyorum. Bir kez daha, kendi sesimi duymak istemediğimde hep yaptığım gibi, gürültülü bir müzik açıp yürümeye devam ediyorum. Çiviyi ancak çivi söküyor ne de olsa. 




09 Ağustos 2012

Hiçbir şeyim yok akıp giden sokaktan başka






İçinde dönüp durduğum, metruk bir evi terkediyorumuşum gibi bir his. Eski bir sanrıya kulak veriyorum. Bir yalana kanıp kanıp vazgeçiyorum. Kaynağı belirsiz, nerede yetiştiği bilinmeyen duygular çoğaltıyorum içimde. Sağ yanımda biriktirdiğim korku, solumda bir yaşantıya dönüşüyor şimdi.

Uzunca bir yazı birikiyor parmaklarımın ucunda, önce cümleleri sonra sözcükleri sonra harfleri saklıyorum, kimselere göstermiyorum. En son sesler biriktiriyorum boğazımda, boğazım şişmiş, kimse anlamıyor, hastalandım sanıyorlar. Oysa ben susuyorum, hastalığa tutulmuş gibi susuyorum.

Bacaklarımı hissetmiyorum, ayaklarım uyuşmuş. Binlerce karınca geziniyor bacaklarımda. Hiç korkmuyorum. Korkacak bir şey yok. Korkacak bir şey yok.

Ellerim. Ya ellerim? Bir nehrin kenarına bırakmıştım en son, temizlenip paklansınlar diye. Şimdi neredeler? Uzuyor ellerim, uzuyor, uzuyor, uzaklara kaçıyor. Ama nasıl olur ellerim, beni nasıl bırakır?

Nerede olduğumun bilgisini kaybediyorum. Neredeyim? Burada değilim. Ben burada değilim. Ben buralı değilim, siz beni görmüyorsunuz aslında. Ayna ayna, söyle bana, benden başka var mı olmayan burada? Söyle ayna, hadi söyle, ben burada değilim ki!

Koşmaya başlıyorum. az önce bacaklarımı hissetmezken şimdi nasıl oluyor da koşuyorum. Ellerim, ellerim nerede? ellerimi gördünüz mü? Buradan geçtiler mi? çok uzağa gitmiş olamazlar. Ellerim?

neyi buldumsa kaybediyorum. Her şey kayıp gidiyor ellerimden.Sonsuz bir uzama doğru yol alıyor.  Her şeyi kaybetmekten ölesiye korkuyorum. Oysa bilmiyor muyum, hiçbir şeyi olmayan her şeyi kaybedemez.

Hiçbir şeyi olmayan her şeyi kaybedemez.






17 Temmuz 2012

Yaşasın O!

                                                                                                           (Bu ülke ancak usun bir dileği,                  
                                                                                                                    bir karşı - gömüttür.



Benim ülkemde, ilkbaharın tatlı belirtiler ve üstü başı dökük kuşlar yeğ tutulur uzak amaçlara.

Bir mumun yanıbaşında tansökümünü bekler gerçek. Pencere camı savsaklanır. Ne önemi var dikkatli biri için.

Benim ülkemde, sorguya çekilmez yürek çarpıntısı içinde olan kişi.

Devrilen kayık üstünde kötücül gölge dolaşmaz.

Yarım ağızla verilen selam bilinmez benim ülkemde.

Fazlasıyla ödenecek bir şey ödünç alınır ancak.

Ağaçlarda yapraklar, çok yapraklar olur benim ülkemde. Meyve vermemekte özgürdür dallar.

Yengin kişinin iyi niyetine inanılmaz.

Teşekkür edilir, benim ülkemde. 



Rene Char, Seçilmiş Şiirler, çev. Tahsin Saraç, Adam Yayınları, 1983

16 Temmuz 2012

Dünyayı güzellik kurtarsın artık

"Bir insanı sevmekle başlar her şey, dünyayı güzellik kurtaracak." Sait Faik Abasıyanık

Dünyadaki tüm zalim ruhlu insanların hayatlarında bi' kez olsun bir kimseyi ölesiye sevmediklerini düşünüyorum son günlerde. Yoksa neden insan zulmetsin ki bir başkasına, durduk yere? Hayat bu kadar kısayken, kuşlar uçarken? Bir kimseye bile gücüm yetse de anlatsam keşke, herkesin aynı olduğu bir yerde aslında kimsenin olmadığını. Tek bir dilek hakkım olsaydı, "dünyayı güzellikle kurtarın" derdim. Başka bir dünya ancak böyle mümkün olsa gerek.

                                                                    Ane Brun-One

11 Temmuz 2012

Öğrenci Törless'in Bunalımları'ndan

 Musil'in zekâsi Şipal'in yetkin çevirisiyle birleşince, ortaya harika bir kitap çıkmış haliyle. Tavsiye ederim.



Büyümekte olan bir gencin ilk tutkusu, bir kişiye karşı duyacağı sevgi değil herkese karşı duyacağı nefrettir. Kendini anlaşılmamış görmek ve dünyayı anlamamak, bu ilk tutkunun eşliğinde baş gösteren durumlar olmayıp, tutkuya yol açan tesadüfi denemeyecek biricik nedenlerdir. Tutkunun kendisi ise iki kişi olmanın iki kat yalnızlıktan başka bir anlam taşıyamayacağı bir kaçıştır. (s.53)

Ama yine de umutsuzluğa kapılmıyor, her şeye karşın kendimizi sağlam bir zemin üzerindeymişiz gibi güven içinde hissediyoruz. Eğer bu güven duygusu bizde olmasaydı, içimizde olmasaydı aklımızın zavallığı karşısında duyacağımız umutsuzluktan kendi kendimizi öldürmemiz gerekirdi. Bu güven duygusu sürekli eşlik ediyor bize, bizi aykata tutuyor, aklımızı her an küçük bir çocuk gibi koruyucu kollarına alıyor. Bir kez bunun bilincine ulaştıktan sonra, bir ruhun var olduğunu artık yadsıyamayız. Ruhsal yaşamımızı çözümlemeden geçirip aklın yetersizliğini anlar anlamaz, bu ruhun varlığını düpedüz hissederiz. Hissederiz, -anlıyor  musun- çünkü bu his olmadı mı, boş çuvallar gibi yığılır kalırdık. (s.193)

Ölmek yaşam tarzımızın sonundan başka bir şey değildir. Biz bir düşünceden ötekisine, bir duygudan bir sonrakine yaşar gideriz. Çünkü duygu ve düşüncelerimiz bir ırmak gibi durgun akıp gitmez, bizim gönlümüze doğar, taşlar gibi dşarıdan içimize düşerler. Kendini adamakıllı gözlemleyecek olursan, hissedeceksin ki, ruhumuz azar azar geçiş süreçleriyle renk değiştiren bir nesne değildir, düşüncelerimiz tıpkı değişik rakamlar gibi ruhumuzdaki kara bir oyuktan fırlayıp çıkar dışarı. Şimdi kafanda bir düşünce, gönlünde bir duygu vardır; bakarsın, ansızın bir hiçlikten fırlayıp çıkmış bir başkası onun yerini alır. Hatta dikkat edersen iki düşünce arasını kapsaya her şeyin karanlığa gömüldüğü anı sezebilirsin. Bu anın da –bir yol ele geçirildi mi- ölüm demek olduğunu görürsün. (s.200)

… Çünkü düşünceler başlı başına bir konudur. Çokluk rastlantılardan başka şeyler değillerdir; gelir, sonra yine bir iz bırakmadan geçip giderler. (s. 224)


Robert Musil, Öğrenci Törless'in Bunalımları, çev. Kamuran Şipal, Alakarga Sanat Yayınları, 2012




17 Haziran 2012

Yol'suz



Özensiz düşlerin peşinden koşuyorlar. Başkalarının düşlerinin. Yetmezmiş gibi başkalarının düşlerini de çalıyorlar. “Düş çalmak” en büyük suç ilan edilmeli bu ülkede, en büyük günah. Söz gelimi, arkasından konuşmalıyız bir başkasının düşünü çalanın; hayali cezalar vermeliyiz mahkemeler-üstü bir evrende. Gözdağı vermeli, bir daha yapmasın diye elimizden geleni ardımıza komamalıyız.

Gözlerimde umutsuzluk beliriyor apansız. Düşlerimi çalmışlar. Olur iş değil. Nasıl yaparlar bunu. Bana bunu nasıl yaparlar? Suçu kendimde buluyorum yine. “Demek ki,” diyorum, “demek ki iyi düş kuramamış, iyi hayal edememişim ben.” Daha iyi yapmalıyım oysa.

Böyle olmuyor, olmayacak. Böyle olmamalı. Küçük bir çocuğun merakıyla göz gezdiriyorum etrafa. Kimse kalmamış yine. Ben yine kocaman bir odada, küçücük kalmışım. Bir hissizlik peyda oluyor. En korktuğum. Sebepsiz hüzünleri tercih ederdim hissiz olmaya. Nereden geldi bu duyumsayamama hastalığı?

Vazgeçiyorum. Olduğu gibi bırakıp, ben yine kendime dönüyorum. Bir ‘oluş’un kapısına oturmuş, ‘olma’sını bekliyorum. Ama ne bekleme! Kullanılmamış bir gökyüzü yok artık üzerimde. Tüm kelimeler söylenmiş. Tüm harfler tüketilmiş. Tüketmek, en iyi becerdiğimiz. Tüm duygular hissedilmiş, üstelik; tüm yollardan bile geçilmiş. Yolsuzluk.

Şimdi ben, ‘eski’den bir yeni yaratıyorum parmaklarımın ucunda. Bitimsiz bir gökyüzünü işliyorum yavaş yavaş. Kimseye duyurmaksızın, dünya üstüne bir dünya daha kuruyorum.





13 Mayıs 2012

Gece





Örtüsü katran karadır kimi gecelerin. Gece olmasın diye uğraşırsın, olmasın siyah. Yürümek dahi yetmez, sokaklar hep biter. Kitaplar da biter üstelik. Yavaş yavaş okursun. Bir şeyler ararsın içinde, tadı tanıdık. Bulamazsan fena. Bulursan daha fena. İki arada bir derede.

İnkâr ettiklerini bir bir getirir koyar önüne gece; nankördür, halden anlamaz. 



06 Mayıs 2012

"Yani insan bir savaş alanıydı."



Bu aralar dikkatimi çok uzun süre toplayamadığımdan ötürü ancak kısa öyküler okuyabiliyorum.  Hal böyle olunca, çocuk edebiyatından eksiklerimi tamamlamak çok iyi bir fikir gibi geldi. Hasan Ali Toptaş’ın kitabını atlasam elbette olmazdı. Yazarın daha önce Gölgesizler, Uykuların Doğuşu ve Yalnızlıklar’ını okudum. Bu üç kitabı okumayanlara kesinlikle öneririm. Ben bir Gürgen Dalıyım ise “masal işte” diyip geçilmemesi gereken bir kitap. Yazar diğer kitaplarında tutturduğu fantastik, şiirsel dili burada da devam ettiriyor. Kendine has nadir kullanılan sözcüklerini azaltsa da, vazgeçmiyor. Çocuklara yetişkin dünyasının karanlığını yer yer acımasıza yakın bir dille anlatıyor. Kitap, Beşparmak Dağları’nda bir gürgen ağacının kesilme sürecinde yaşadığı korkuları ve sonrasında halen yaşamaya devam ederken neler hissettiğini çocuk saflığıyla dile getiriyor. Aşağıda kitapta altını çizdiğim alıntıları bulabilirsiniz.


Ömrümün iplerini elinde tutan insanoğlundan, uzak bir köy kahvesinde eğri bir sandalye bacağı olmayı bile isteyemezdim.
Ak sakallı dedenin dediğine göre, böyle bir şeyi istesem bile, insanoğlu beni duymazdı zaten.
Sağırdı çünkü o; kokularıma da, yeşilliklerime de, duruşuma da sağırdı.
Sözün özü, insanoğlu benim soyumun dilini çözememişti henüz; kokuca konuşsam da anlamazdı, renkçe konuşsam da… (s.27)


(İ)nsanın zalimliğine ağaçlarla kuşlar, böceklerle otlar, hayvanlarla taşlar değil, ancak insan karşı koyabilirdi.
Dönüp dolaşıp insanda başlıyordu her şey, dönüp dolaşıp insanda bitiyordu.
Gerisi boştu…
Yani insanın karışmadığı her şey bir masaldı… (s.51)


(A)dına savaş denen şey, yeryüzünün herhangi bir noktasında başlayıp herhangi bir noktasında bitmezdi.
Her şey gibi, o da insanda başlayıp insanda biterdi.
Bu yüzden cepheler falanca dağda ya da falanca ovada değildi.
Cepheler, bütün acımasızlıklarıyla insanoğlunun içindeydi.
Toprağı titrete titrere yürüyen tanklar, art arda gümbürdeyen toplar ve durup dinlenmeden kurşun kusan tüfekler insanoğlunun içindeydi.
Hatta, henüz icad edilmemiş silahlar da insanoğlunun içindeydi.
Yani insan bir savaş alanıydı. Ceket, gömlek, pantolon ya da etek giymiş, kravat takmış, tıraş olmuş, kokular sürmüş bir savaş alanı. Gülümseyen bir savaş alanı. Öpen hatta, okşayan, konuşan, susan, çiçekler açıp çiçekler veren bir savaş alanı…
Peki, bir barış bahçesi olamaz mıydı aynı insan?
Şöyle güllerin kuş cıvıltılarına, kuş cıvıltılarının güllere karıştığı, mutlu yüzlerle dolu rengarek bir barış bahçesi? (s.76)

Hasan Ali Toptaş, Ben Bir Gürgen Dalıyım, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2003


05 Mayıs 2012

Is there really something like that?

Modernizme tepki şarkısı Morissey'den gelsin

                                                  Morissey-Something is squeezing my skull


I'm doing very well
I can block out the present and the past now
I know by now you think I should have straightened myself out
Thank you, drop dead

Oh, something is squeezing my skull
Something I can barely describe
There is no love in modern life

I'm doing very well
It's a miracle I've even made it this far
The motion of taxis excite me
Will you peel it back and bite me?

Oh, something is squeezing my skull
Something I can barely describe
There is no hope in modern life

Oh, something is squeezing my skull
Something I can't fight
No true friends in modern life

04 Mayıs 2012

“Hiçbir kitap her güçlüğü çözmeyecektir.”



Yolculuk bir yola vurmaktır kendini. (S.14)

Gerçeklik dediğimiz her birimiz için imgelerimizden başka bir şey değildir, bir bakıma. (S.17)

Bir dünyanın betimi bir bakışın da betimidir çünkü. (s.18)

Yazarın sunduğu “kimya”, metindedir. Belli bir kişinin, belli bir anda üretmiş olduğu bir kimyadır bu. Ya okurun okuduğu? Sorun daha da karmaşıklaşıyor bu noktada. Okur da “kendi gözü” diyebileceğimiz bir “almaç”la okumaktadır. Yani kendi imgelerini, imge dizgelerini okumasına uygulamaktadır.  (s.21)

Yeni, elbette, ancak yeni olmayan karşısında vardır; “bilinen”, “görülmüş”, “eski” adlarını da verdiğimiz “yeni olmayan” karşısında… Bilinmedik, görülmedik bir şeydir… (s.38)

Yazı kendini söyler, söylemediğini yok eder. Bir de; ara bir yol olarak, yok ettiklerinin bir bölüğünü sezdirebilir. Sezdirdikleri “var” değildir ama “yok” da değildir. Yazının alacakaranlığı, çok üretici olabilir… (s. 70)

Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz; Metis Edebiyat, 1994








.

02 Mayıs 2012

Sus



I

Sen, gece yarısı
aklımın bekleme salonu,
sen, gece yarısı
sol elinde yaşadığım,
sesine kapaklandığım.
sus,
siyahlanayım.

Sus.


II

Sessizlik, dindir şehirlerde.
Konuşmak;
şirk koşmak.
Sus sevgilim,
Şşt,
Sesinin perdelerinde günaha girmekteyim.

Sus.


III

yanıbaşımdan sesin akıyor,
durduramıyorum.
Avuçlarıma karışmışsın;
Bir bir ayıklıyorum parmaklarını.
Sus sevgilim,
Sözcüklere elbise giydirmekteyim.

Sus.


IV

Aklıma gelmişsin gibi bir gece yarısı,
şiir yazıyorum sana.
gibidir
olmayanlar.
Olduğun zamanlarda sustuğun gibi
Yine sus sevgilim.
Sus.
Hiç olmadığın gibi,
Hep olduğun gibi.
Ama sen,
sadece
sus.